Kartal Adliyesi’nde bir erkek savcı, bir kadın yargıcı silahla yaraladı.
Bu tümce, yalnızca bir adli vaka değildir. Bu tümce, adaletin kalbinde bile kadının güvende olmadığını gösteren çıplak bir gerçektir. Hukukun tapınağı sayılan bir binada, yasayı temsil eden bir erkeğin, yine yasayı temsil eden bir kadına silah doğrultması; kadına yönelik şiddetin ne kadar sıradanlaştığını, ne kadar meşrulaştırıldığını ve ne kadar korunaksız bırakıldığını gözler önüne seriyor.
Sorulması gereken soru şudur:
Kadın, adalet sarayında bile korunamıyorsa, sokakta, evde, işte nasıl korunacaktır?
Aynı günlerde üç kadın daha toprağa verildi.
“Üç kadın daha…”
Bu tümceyi artık bir haber başlığı gibi okuyoruz. Çünkü bu ülkede kadınlar öldürülürken, yalnızca bedenler değil; sözcükler, tepkiler, utanç duygusu da her gün biraz daha öldürülüyor.
28 yaşındaki Esra Muratoğlu boğularak yaşamdan koparıldı.
22 yaşındaki M.C., “şüpheli” biçimde balkondan düştü.
20 yaşındaki Çiğdem Akyüz’ün ise giymeyi düşlediği gelinlik, tabutunu örttü.
Üç kadın, üç yaşam...
Üç yarım bırakılmış gelecek.
Üç susturulmuş öykü.
Bu cinayetler yalnızca bireysel öfkenin, “anlık cinnetin” ya da “aile içi sorunların” sonucu değildir. Bu ölümler; cezasızlığın, görmezden gelmenin, kadını ikincil gören siyasal dilin ve yıllardır aşındırılan toplumsal vicdanın sonucudur. Kadını korumakla yükümlü yasaların uygulanmadığı, faillerin kravat indirimiyle ödüllendirildiği, şiddetin “tahrik” bahanesiyle meşrulaştırıldığı bir düzende, bu ölümler rastlantı değildir.
Devletin görevi, öldürülen kadınların ardından açıklama yapmak değil; onların yaşamasını sağlamaktır.
Siyasetin sorumluluğu, rakamlarla konuşmak değil; bu rakamların neden arttığını cesaretle sorgulamaktır.
Toplumun yükümlülüğü ise susmak değil; ses çıkarmaktır.
Çünkü suskunluk da şiddetin bir parçasıdır. Çünkü her “bireysel olay” denildiğinde, bir fail daha cesaret bulur. Çünkü her görmezden geliş, bir mezar daha kazdırır.
Kadınlar ölürken, öldürülürken, bu ülke normalleşemez.Adalet, kadın kanıyla sınanıyorken hiçbir makam masum değildir.
Ve unutulmamalıdır: Kadın cinayetleri bir “kadın sorunu” değil, doğrudan bir demokrasi, hukuk ve insanlık sorunudur.
Bu yazı, bir yas metni değil; bir itirazdır. Bir anımsatmadır.
Ve belki de son kez sormaktır:
Bu ülkede daha kaç gelinlik, tabuta örtülmeden, daha kaç kadın yaşamını yitirmeden “yeter” diyeceğiz?
Sorunun yanıtı, sizde, bizde, hepimizde. Birlikte güçlüyüz, birlikte güvendeyiz.












