Mızıkçılık, en yalın anlamıyla oyunun kurallarına uymamak, yenilgiyi kabullenmemek, sonucu beğenmediğinde oyunu bozmak demektir. Çocuk oyunlarında mızıkçı, topu alıp eve kaçan çocuktur. Ya da kurallara uymadığı halde kaybettiğinde ağlayıp oyunu dağıtandır. Ama işin kötüsü, bu çocukluk hastalığının kimi yetişkinlerde hiç geçmediğini görüyoruz. Üstelik onlar artık oyun değil, devlet yönetiyor.
Mızıkçı siyasetçi, seçim sandığından çıkan sonuca itiraz eden, kaybedince "oyun adil değildi" diye çığlık atan ama kazanırken en küçük adaletsizliği görmezden gelen kişidir. Mızıkçılık, iktidarın nimetlerinden pay almak için her türlü hileyi meşru saymak, fakat hesap verme zamanı geldiğinde topu bahane edip oyunu bozmak demektir.
Toplumsal düzlemde mızıkçılık, demokrasiyi sadece işine geldiğinde anımsamaktır. Halk istediğinde "milli irade" diye övünmek, istemediğinde "dış güçler, kumpaslar, oyunlar" diye bahanelere sığınmaktır. Oysa gerçek demokrasi, sonucu ne olursa olsun sandığı, hukuku ve toplumsal uzlaşmayı, toplumsal barışı kabul etmekle olasıdır.
Mızıkçıların en büyük yanılgısı, oyunu hep kendi kurallarına göre sürdürebileceklerini sanmalarıdır. Oysa toplum büyüdükçe, bilinç arttıkça, kuralsız oyunlara tahammül azalır. Halk, çocukça kaprislerle ülke yönetilmesine izin vermez.
Kısacası, mızıkçılık siyasal sahnede büyümemişliğin, iktidar hırsının ve olgunlaşmamış bir demokrasinin göstergesidir. Gerçek devlet adamı, kaybetmeyi de bilendir; çünkü kaybetmenin onurunu yaşayamayan, kazanmanın değerini de bilemez.











