Kimi yerler vardır; insanı konuşmaya değil, susmaya çağırır. İçeri adımınızı attığınız anda sesiniz alçalır, yürüyüşünüz yavaşlar, hatta düşünceleriniz bile fısıltıya dönüşür. Çünkü o yerlerde taşın, rengin, ışığın ve sessizliğin anlattığı bir öykü vardır. Bu resme baktığımda ilk hissettiğim şey de buydu: Sessizlik.
Mavi çinilerle çevrili bir odanın ortasında, kırmızı elbisesiyle oturan genç bir kadın... Başını hafifçe eğmiş. Ne bir telaşı var ne de bir yere yetişme kaygısı. Sanki dünyanın bütün gürültüsünü kapının dışında bırakmış da kendi iç sesini dinlemeye koyulmuş. Oysa yaşadığımız çağ, sessizliği pek sevmez. Sürekli konuşan insanlar, hiç susmayan ekranlar, her an dikkatimizi çekmeye çalışan görüntüler arasında yaşıyoruz. Kalabalıkların içinde bulunuyoruz kendimizi ama çoğu zaman kendimizden uzaklaşıyoruz. Kendimizle baş başa kalmaya vakit ayırmıyoruz. İştev bu yüzden yalnız kaldığımızda huzur değil, tedirginlik duyuyoruz
Oysa insanın zaman zaman kendi içine dönmeye gereksinimi vardır. Çünkü insan, başkalarının söyledikleri kadar kendi sustuklarıyla da biçimlenir. Yaşamın anlamını çoğu zaman kalabalık toplantılarda değil, sessiz bir odada tek başına otururken bulur. Büyük kararlar gürültünün içinde değil, dinginliğin koynunda olgunlaşır.
Resimdeki kadın bana bunu anımsatıyor.
Mavi, erincin, dinginliğin ve derinliğin rengidir. Deniz gibi, gökyüzü gibi sonsuzluğu çağrıştırır. Kırmızı ise yaşamın, tutkunun ve insanın içindeki ateşin rengidir. Ressam, bu iki rengi aynı karede buluşturarak sanki insanın iki yönünü anlatıyor: Dışarıdaki hareketli yalam ile içerideki sakin ruhu...
Belki kadın geçmişini düşünüyor. Belki geleceğini. Belki de hiçbir şey düşünmüyor; yalnızca var olmanın, soluk almanın ve o anın içinde kalmanın huzurunu yaşıyor. Çünkü bazen en büyük yanıtlar soruların ardından koşarken değil, durup beklerken gelir.
Toplum olarak da biraz buna gereksinimimiz yok mu? Öfkenin, kutuplaşmanın ve bitmek bilmeyen tartışmaların arasında düşünmeye fırsat bulamıyoruz. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes anlatıyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. Oysa insanın kendisini dinlediği kadar başkasını da dinlemeye ihtiyacı var. Belki de huzurun yolu, önce içimizdeki gürültüyü susturmaktan geçiyor. Bu yüzden bu tablo bana yalnızlığı değil, içsel yolculuğu anlatıyor. Kaçışı değil, kendine dönüşü... Hüzünlü bir bekleyişi değil, dingin bir arayışı...
Ve insan resme baktıkça şunu düşünüyor:
Bazen bir ömür boyunca aradığımız şey, aslında sessizce oturup kendi kalbimizin sesini dinleyebilmektir. Çünkü insan, en gerçek yolculuğunu dışarıya değil, kendi içine yaptığı zaman tamamlar.











