Gözlerimiz açık. Soluk alıyoruz. Sabahları uyanıyor, geceleri uyuyoruz. Ama soralım kendimize:
Gerçekten yaşıyor muyuz? Yoksa yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle mi sürüklüyoruz bedenimizi günlerden günlere?
Bir zamanlar umutla baktığımız sokaklara, coşkuyla yürüdüğümüz yolların taşlarına artık sadece göz ucuyla bakıyoruz. Oysa bir zamanlar ayak bastığımız her yerin bir anlamı vardı; bir çocuk kahkahası, bir esenleme, bir yudum çay...
Şimdi her şey sessiz. Göz göze gelmekten bile kaçınan kalabalıklar içinde yalnızız. Dışarıdan bakıldığında ayakta duruyoruz belki, ama içeride ne kadar çökmüşüz ayırdında mıyız?
Ayakta durmak, yalnızca fiziksel bir dik duruş değil. Onurla durmaktır, direnmektir, düşünmektir. Ama biz neye direniyoruz artık? Kime, neye itiraz ediyoruz? Uzun zamandır sorgulamıyoruz bile. Kimi zaman gündelik telaşlar, kimi zaman siyasi kaygılar, ekonomik yorgunluklar arasında ezilip gidiyoruz. Sanki ruhumuzun üzerine ağırlıklar konmuş da kalkamıyor gibi.
Bizi ayakta tutan şey neydi eskiden? Umut muydu, sevgi mi, dayanışma mı? Şimdi ne kaldı elimizde? Kalabalıklar arasında bir avuç yalnızlık, ekranlarda bir yığın ses ama yüreklerde sessizlik...
Belki de bu yüzden bu soruları sormalıyız:
Yaşıyor muyuz? Ayakta mı duruyoruz?
Yoksa sadece sürükleniyor muyuz?
Bu sorularla yüzleşmeden, bu karanlık sisin içinden çıkamayız. Belki düşmüşüzdür, belki yorulmuşuzdur. Ama insan dediğin yeniden doğrulmak için yaratılmıştır. Yaşam, yalnızca nefes almak değil; ses olmak, iz bırakmak, direnmek, güzellik üretmektir.
Ayakta kalmak, sadece dimdik durmakla değil, yere düşenin elinden tutmakla olur. O zaman evet, işte o zaman gerçekten yaşıyoruz
Bir işçi düşünün... Gecesi gündüzüne karışmış, karın tokluğuna çalışıyor. Ter içinde, yorgun ama onurlu. Her gün biraz daha eziliyor çarkların arasında. Sendikasızlaştırılmış, hakkı elinden alınmış, sesi bastırılmış. Ayakta mı duruyor bu insan, yoksa ayakta kalmaya çabalayan bir gölge mi artık?
Bir emekli düşünün... Bir ömür çalışmış, üretmiş, taş taşımış, sırtında yük taşımış. Şimdi bir köşeye itilmiş, geçim derdine düşmüş. Market raflarına uzanamayan eller, ilaçlarını üçe beşe bölen insanlar. Yaşıyorlar mı gerçekten, yoksa bekletilen bir hayatın içinde zaman mı tüketiyorlar?
Bir genç işsiz... Diploması var ama umudu yok. Umutla girdiği okuldan mezun olmuş, sonra kapı kapı dolaşmış. CV bırakmış, başvurmuş, beklemiş. Şimdi kafasında yalnızca şu soru:
Ben bu ülkede nereye tutunacağım?
Bir emekçi kadın... Evde çocuk büyütürken aynı anda temizlik yapıyor, yaşlı bakıyor, ek iş kovalıyor. Görünmeyen bir emeğin, görünmeyen bir mücadelenin kahramanı. Ama sesi çıkmıyor, görünmüyor. Yaşıyor mu bu kadın? Yoksa hayatta kalmak için kendini yok sayarak ayakta kalmaya çalışan biri mi?
Ve bir yoksul halk... Pazarda fiyatlara bakıp eli boş dönen, doğalgazı kısmış, elektriği hesaplayan, “Acaba bu ay kirayı ödeyebilecek miyim?” diye düşünen insanlar. Neşesi yok, tatili yok, tatlısı bile yok bu sofraların.
Birileri için hayat akıyor olabilir. Lüks arabalar, yazlıklar, şatafatlı sofralar... Ama öbür yanda milyonlarca insan, yaşamın kenarında, sessizce var olmaya çalışıyor.
Ayakta duruyor muyuz gerçekten, yoksa ayakta tutuluyor muyuz?Belki biraz zorunluluktan , biraz da alışkanlıktan?
Yaşıyor muyuz? Evet, belki bir anlamda. Ama gerçek bir yaşam için önce adalet, sonra eşitlik, sonra da insanca bir düzen gerek.
Ayağa kalkma vaktidir şimdi. Yaşamı, yalnızca nefes almak değil; hakkı almak, dayanışmak ve insanca yaşamak bilinciyle yeniden kurmak zamanıdır.












