Bir zamanlar üç sorunu çözmek savıyla geldiler: Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar. Topluma, “Biz bu üç Y ile mücadele edeceğiz” dediler. Yoksulluğu bitireceklerini, yolsuzluğun kökünü kazıyacaklarını, yasakları tarihe gömeceklerini vaat ettiler. Bu üç sözcük , sandıkta bir umut, alanlarda bir vaatti.
Yıllar geçti.
Bugün yine üç sözcükle anılıyorlar; ama bu kez karşılarında duruyor bu sözcükler :
Direniş, Dayanışma, Demokrasi.
Çünkü yoksulluk bitmedi, derinleşti. Çünkü yolsuzluk iddiaları sıradanlaştı, normalleştirildi. Çünkü yasaklar kalkmadı, biçim değiştirerek çoğaldı. Ve halk, bir kez daha sözcüklerev sığındı, tutundu, umutlandı.
Direniş, artık bir seçebrk değil, bir zorunluluk. Sessiz kalmanın suça ortaklık sayıldığı yerde, direnmek
bir ahlak konusudur.
İşini, sözünü, geleceğini yitirme pahasına doğruda ısrar etmektir direniş. Sokağa çıkmak kadar, susmamaktır da.
Dayanışma, parçalanmış bir toplumun yeniden soluk alışıdır.
“Bana dokunmayan yılan” anlayışının iflas ettiğini görmektir. Bir çocuğun açlığıyla, bir kadının korkusuyla, bir gencin umutsuzluğuyla ortaklaşmaktır. Çünkü yalnız bırakılan herkes, sıradaki hedef olur.
Demokrasi ise sadece sandık değildir. Sandık, ancak adaletle, hukukla, ifade özgürlüğüyle anlam kazanır. Demokrasi; itiraz edebilme hakkıdır, hesap sorabilme cesaretidir. Ve en önemlisi, iktidarın geçici olduğunu hatırlatma biçimidir.
İktidarlar çoğu zaman unutur: Gücü veren halktır; geri alacak olan da.
Bugün “üç Y” ile geldiklerini söyleyenler, “üç D” ile sınanıyorlar. Bu bir rastlantı değil, tarihin ironisidir. Çünkü baskı arttıkça direniş doğar,
adaletsizlik büyüdükçe dayanışma filizlenir, yasaklar çoğaldıkça demokrasi talebi yükselir.
Ve tarih şunu defalarca yazmıştır: Hiçbir iktidar, halkın vicdanından daha güçlü değildir.
Bugün üç sözvük yankılanıyor alanlarda, sokaklarda, zihinlerde:
Direniş. Dayanışma. Demokrasi.
Bu salt bir karşı çıkış değil;
bu, geleceğe tutunma çabasıdır.












