“İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.”
— Yaşar Kemal
Var olmak nedir? Bir koltuğa oturmak mı? Bir unvan taşımak mı? Adının tabelalarda yazılması, protokollerde anılması mı? Yoksa bunların çok ötesinde, insanın inandığı değerlerle ayakta kalabilmesi mi?
Toplumlar bize çoğu zaman görünür olmanın yollarını öğretir. Daha yüksek bir makama çıkmayı, daha kalabalıkların önünde durmayı, daha çok tanınmayı başarı sayar. Oysa görünür olmakla var olmak aynı şey değildir. Görünmek bazen yalnızca ışığın altında durmaktır. Var olmak ise karanlıkta bile bir iz bırakabilmektir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nice makam sahibi unutulup gitmiştir. Nice güçlü görünen, rüzgâr değiştiğinde savrulmuştur. Ama halkın hafızasında yaşayanlar; koltuklarını değil sözlerini taşıyanlar, çıkarlarını değil ilkelerini savunanlar olmuştur. Çünkü insanı kalıcı yapan, bulunduğu yer değil, durduğu yerdir.
Makama oturmak kolaydır. Yetkiyle çevrelenmek, alkışla kuşatılmak mümkündür. Asıl zor olan, o makamın ağırlığı altında eğilmeden kalabilmektir. Güce yaslanmadan doğruyu söyleyebilmektir. Kalabalığın sustuğu yerde ses olabilmek, herkes geri çekilirken öne çıkabilmektir.
Var olmak bazen bir meydanda direnmek demektir. Yağmur altında ıslanırken geri adım atmamak demektir. Soğuğun insanın içine işlediği bir gecede bile inandığı sözü terk etmemektir. Baskının, tehdidin, yalnız bırakılmanın karşısında bile omurgasını koruyabilmektir. Çünkü insanı büyüten rahatlık değil, direndiği andır.
Toplumsal yaşamda da böyledir. Bir halkı ayakta tutan yalnızca kurumlar değildir; haksızlığa itiraz eden vicdanlardır. Adalet talep eden seslerdir. Güçlüden yana değil, haklıdan yana duran yüreklerdir. Bir toplumun gerçek haritasını binalar, makam odaları ya da resmi törenler değil; o toplumun cesaret eden insanları çizer.
Siyasal alanda ise var olmanın sınavı daha çetindir. Çünkü iktidarın cazibesi insanı değiştirebilir. Güce yakın olmak, zamanla insanın kendi sesini bastırmasına neden olabilir. Bir süre sonra kişi kendi doğrularını değil, bulunduğu makamın gerektirdiği cümleleri konuşmaya başlar. İşte o anda görünürdür belki, ama varlığının özü eksilmeye başlamıştır.
Gerçek varoluş, insanın kendisini kaybetmeden kalabilmesidir. Kendi vicdanına yabancılaşmadan yürüyebilmesidir. Baş eğmenin ödül getirdiği zamanlarda bile dik durabilmesidir.
Bu yüzden insan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.
Yürek bazen tek başına kalır. Bazen üşür. Bazen yorulur. Ama insanı tarihin ve toplumun belleğinde yaşatan da odur.
Bir koltuk boşalınca yerine başkası gelir. Bir makam biter, tabelalar değişir. Ama yağmurun altında direnmiş bir insanın görüntüsü, baskıya rağmen eğilmemiş bir duruş, halkın yanında durmuş bir vicdan uzun süre silinmez.
Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları dönemde görünür olmazlar; taşıdıkları yürekle yaşadıkları çağın hafızasına kazınırlar.
Ve sonunda geriye şu soru kalır:
Bu dünyadan geçerken ne kadar yer kapladığımız değil, ne kadar yürek bıraktığımız…











