Bazı insanlar giderken bile öğretmeye devam eder ya o da öyle gitti. Bir konuşmasında, “ben insan olmaya geldim” diyordu. Bir hakikat kırığı gibi… Can acıtan ama uyandıran…
NİHAT GENÇ’İN BİZE TUTTUĞU AYNA…
Zaman geçer…
Unvanlar silinir, makamlar gömülür.
Diplomalar sararır, alkışlar diner, ışıklar söner…
Bir duruş kalır ardında bazı insanların. Öyle ki ne mezara sığar ne zamana yenilir isimleri.
Bugün Nihat Genç, bir kişiden çok daha fazlası. Bir ismin çok ötesinde bir tavır.
Bir vicdan sesi, bir halk çığlığının yazıya dökülmüş hali.
Her dönemin adamı olmadı. Her dönemin sesi oldu.
Makam beklemedi, köşe kapmadı, rüzgâra göre yelken açmadı.
O, yanlışlarla kavga etmeyi dava edindi.
Kendi olmanın bedelini ödedi. Hem de en ağırından.
Biz ise onu yalnız bıraktık.
Sırf herkesin hoşuna gitmeyen şeyleri söylediği için…
Sırf doğru yerde durduğu için…
Sırf yumruğunu kalemle vurduğu için.
Kıymetini bilemedik. Belki de bilmek istemedik.
Çünkü birilerinin “doğru”yu haykırması, bizim sessizliğimizi yüzümüze vuruyordu. Alışmıştık alkışa, makama, pozlara. O ise ısrarla “gerçek” dedi, “onur” dedi, “vatan” dedi, “evlatlarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?” dedi.
Bu millet, bazen en hakikilerini geç anlar.
Ama geç de olsa… Anlar.
Ve o gün geldiğinde, herkes unutulmuşken, bazı sesler hâlâ dipdiri yankılanır.
İşte o seslerden biri: Nihat Genç.
Sıradan bir yazar değil, vicdanı kanayan bir halkın sesi. Doğru söz, önce sahibini yakar. Ve o, yanmayı göze alanlardandı.
Her dönemde vardır böyle insanlar:
Kendi halkının içinde garip kalan, kendi evinde misafir muamelesi gören…
Tarihin arka sayfalarında değil, tam ortasında duran. Susmayan, alışmayan.
“O Bize Ayna Tutanlardandı.”
Nihat Genç’in bize tutuğu aynada herkes biraz kendini görürdü.
Bir parça korkusunu…
Bir parça satılmışlığını…
Bir parça ikiyüzlülüğünü…
Bir parça renksizliğini…
Bu yüzden onu sevmek zor geldi.
Kendine dönmekten korkanlar olarak, onun tuttuğu aynaya bakamadık.
Sadece izledik. En acısı; onun söylediklerine ihtiyacımız olduğunu bildiğimiz hâlde, yanında durmaktan korktuk. Çünkü onunla yan yana görünmek, bedel istiyordu.
Bu gün Nihat sustu… Üzüldük hatta huzursuz olduk.
Çünkü alışmıştık: O konuştuğunda bir şeyler yerli yerine oturuyordu.
Kızıyorduk belki, ama içten içe rahatlıyorduk. “Biri hâlâ direniyor” diyorduk.
Bazı insanlar giderken bile öğretmeye devam eder ya o da öyle gitti. Bir konuşmasında, “ben insan olmaya geldim” diyordu. Bir hakikat kırığı gibi… Can acıtan ama uyandıran…
Ruhu şad olsun.
Aynası bizde kalsın.
“Sustuğunda değil, susturulduğunda devrim başlar.” Onun sustuğu yerden konuşmaya devam edeceklere selam olsun.











