Bazı insanlar kalabalıklarda kaybolmazlar; aksine, kalabalıkları yönlendirirler. Sözlerinden çok, duruşlarıyla tanınırlar. Hayatları boyunca makamların değil, ilkelerin peşinden gider; menfaatin değil, milletin izini sürerler. Ulvi Batu da işte o nadir insanlardan biriydi.
Ebedi âleme göç eden Batu, geride sadece bir hayat hikâyesi değil, aynı zamanda bir ülkü mirası, bir şahsiyet dersi ve bir sadakat örneği bıraktı.
Yazdığı son metin, bir veda mektubu olmaktan öte; bir ömrün vicdan defteri gibiydi.
“Beni tanıyanlar bilir; birlikte yemek yediğim insanların arkasından konuşmam. Bu ilkemden yine de vazgeçmeyeceğim…” diyerek başladığı satırlarında, aslında bir yolculuğun sessiz muhasebesini yapıyordu.
İşkencelerden geçmişti. Zindanlardan çıkmıştı. Ama kırılmamıştı. Duruşunu kaybetmemişti.
12 Eylül sonrasında ülkücü hareketin yeniden yapılanmasında öncülük etmiş, Türk milliyetçiliğine omuz vermişti.
Bu emeği hiçbir zaman kazanca çevirmemiş, mevkilerin cazibesine kapılmamıştı…
Dili suskundu ama yüreği gür.
“Hırsızını, arsızını, ajanını bilirim…” diyerek çok şeyi görüp sustuğunu, bildiğini ama ifşa etmediğini ifade ediyordu. Çünkü onun nazarında sırlar; milletin vicdanına zarar vermemeliydi. İşte bu suskunluk; zayıflık değil, ahlâkî bir büyüklük idi.
Meşveretin ve sadakatin insanı Ulvi Batu için siyaset, bir ikbal aracı değil; bir istikamet meselesiydi. Meşvereti önemserdi.
Darbeden sonraki her teşebbüste fikir danışmadan, istişare etmeden adım atmazdı. Bu yönüyle sadece bir yol gösterici değil, bir akıl ve edep rehberi idi.
Bugünün karmaşasında ihtiyaç duyulan o vicdan sahibi, sessizce yük taşıyan, kendini değil ülküsünü öne çıkaran adam tipini en güzel hâliyle temsil etti.
Şimdi geride ne kaldı?
Geride, sadece bir isim değil; bir iz, bir örnek, bir dava ahlâkı kaldı.
Geride, “İyi ki tanıdık” diyen dostların duası, onun izinden yürüyenlerin dilsiz şükranı kaldı.
“Evet, önemsiz bir yazı. Dertleşmek istedim.” diyordu son satırında.
Oysa o yazı, dostlarının zihnine kazınacak kadar kıymetliydi.
Ulvi Batu; kırılmadan eğilen, dönmeden yürüyen, bedel ödemekten kaçmayan, kendi gölgesinde dinlenen nice fidanın yetişmesine vesile olmuş bir Ülkü Deviydi.
Onun için ülkü, bir hayal değil; bir sorumluluk, bir emanet, bir sınavdı.
Ulvi Batu, hiçbir zaman peşinden gittiği ülküyü başkalarına ispatlamak zorunda hissetmedi. Çünkü inanmak, onun için göstermekten önce gelirdi. Kendine verdiği sözden hiç dönmedi. Hayat ona zorla eğil diyordu, oysa o dimdik durdu. Çünkü ülkü, onun için bir yön değil; var oluşun ta kendisiydi.
Son Söz:
Sadakat, Ulvi Batu ve onun gibi duruşu olanlar için bir kişiye değil, bir fikre duyulan bağlılıktır. İnsanlar değişebilir, makamlar düşebilir, yollar ayrılabilir… Ama ülkü, sarsılmaz bir dağ gibi yerinde durur. Ve sadakat, o dağın gölgesinde kalabilmektir. Kimseyi yarı yolda bırakmamak, o yolun kendisine sadık kalmaktır.
Yol arkadaşlarını unutanlara da hatırlatalım; vefa duygusal bir bağlılık değil, ahlaki bir borçtur. Geçmişine sırt dönen, yarına omuz veremez.
Biz şahitlik ediyoruz:
Ulvi Batu, bu davaya leke değil, iz bırakanlardandı.
Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.
