Hırsızlık, en basit tanımıyla başkasına ait olanı izinsiz almak, gasp etmektir. Çalınan şey para, mal, değerli bir eşya olabilir. Hırsız; başkasının alın terini, emeğini, hakkını sahiplenip kendi çıkarı için kullanan kişidir. Toplumda en çok kınanan davranışlardan biridir, çünkü güveni yıkar.
Ama hırsızlık yalnızca maddi dünya ile ilgili değildir. İnsanların inançlarını, umutlarını, hatta iradelerini çalmak da hırsızlıktır. Buna irade hırsızlığı denir. İrade hırsızlığı, halkın seçim sandığında verdiği oyu, ortaya koyduğu tercihi, kendi çıkarı uğruna başka bir yöne kanalize etmektir. Bu, görünüşte“yasal” olabilir ama özünde halk iradesinin gasp edilmesidir.
Transfer yapan milletvekilleri ya da belediye başkanları işte tam da bu noktada tartışmanın odağında yer alır. Bir partiden seçilip halkın güvenini o kimlikle kazanan, sonra ise başka bir partiye geçen siyasetçi, aslında yalnızca kişisel tercihini değil, seçmenin iradesini de çalmış olur. Çünkü seçmen, o kişiye değil, onun temsil ettiği düşünceye, partiye, ideolojiye oy vermiştir. Bir sandalye, bir koltuk, kişisel kariyer aracı değil; halkın emaneti olmalıdır.
Siyasi transferler bu nedenle “irade hırsızlığı” olarak adlandırılabilir. Çünkü orada çalınan şey, bir çocuğun bisikleti, bir işçinin maaşı değil; milyonların oyudur, güvenidir, geleceğe ilişkin inancıdır. En ağır hırsızlık belki de budur: Halkın demokratik iradesini kendi hesabına geçirmek.
Bugün siyaset kurumu en çok güven erozyonunu bu yüzden yaşıyor. Halk “benim oyumun bir anlamı yok” dediği noktada demokrasi çöker. Siyasetçinin sorumluluğu, kişisel hesaplarla değil, aldığı emanetin onuruyla yoluna devam etmektir. Aksi halde siyasetin kara yüzü büyür, hırsızlık yalnızca sokaklarda değil, parlamentolarda ve belediye meclislerinde de işlenir.
Demokrasinin temiz kalabilmesi için tek çözüm, ulusun iradesine sahip çıkmaktır. Çünkü irade çalınırsa, geriye sadece boş bir sandık kalır.











