Aynı gökyüzünü soluyoruz. Aynı rüzgar savuruyor saçlarımızı. Aynı güneş ısıtıyor tenimizi. Ama neden bu kadar uzağız birbirimize? Neden göz göze geldiğimizde sevinç, mutluluk yerine öfke çarpıyor yüzümüze?
Her şey ikiye bölünmüş sanki…
Sözlerimiz, sevinçlerimiz, mutluluklarımız, acılarımız…
Birbirimizin acısına bakmıyoruz, görsek de anlamıyoruz. Acılarımızı paylaşamıyoruz, başarılarımızla gurur duyamıyoruz.
Sanki yalnız kendi rengimiz var, kendi sesimiz yankılanmalı bu topraklarda.
Oysa bu ülke tek bir sesle değil, çok sesle güzeldi.
Tek bir renkle değil, rengârenk umutlarla büyümüştü ülkemiz.
Kutuplaşma bir siyasetçinin oy pusulasına sığar belki.
Ama bir çocuğun gülüşüne sığmaz.
Bir annenin gözyaşlarına sığmaz.
Bir işçinin alın terine sığmaz.
Bir ülkenin yarınlarına hiç sığmaz…
Kavga değil, uzlaşı gerek, anlaşma gerek bize.
Öfke değil, anlayış… Nefret değil sevgi.
Kırmak değil, onarmak…
Karşımızdakini düşman görmek değil, dinlemek gerek.
Kucaklaşmak gerek…
Farklı düşünenle, farklı inananla, farklı yaşayanla...
Birbirimize benzeyerek değil,
birbirimizi severek büyüyebiliriz.
Çünkü bu topraklarda nefreti büyüten hep karanlık oldu.
Sevgiyi büyüten ise hep aydınlık…
Artık çocuklarımız birbirine “sen kimdensin?” diye değil,
“Ne oynayalım?” diye sorsun istiyorsak, bu ülkenin geleceğini kucaklaşmayla kurmalıyız. Sevgi kurtaracak dünyamızı. Barışla yaşanabilir olacak yurdumuz.
Birbirimizin gölgesinden korkmak yerine, el ele verip birlikte yürümeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü kutuplaşma yorar…
Ama kucaklaşma iyileştirir.












