Son günlerde ülkemizde yaşanan tüm şiddet olaylarının ardından sıklıkla şu soruyu soruyoruz: Bir gelişim psikoloğu olarak, bir bebeğin sağlıklı ya da sağlıksız gelişimine yol açan etmenleri yıllardır sorgular, üzerine kafa yorarım. Özellikle iki ay önce küçücük bir oğlan çocuğunu kucağıma aldığımdan beri, ona her baktığımda; bu masumiyetten, bu savunmasızlıktan, bu büyüme gayretinden nasıl kadın cinayetlerini işleyen, okullarda, sokakta, trafikte dehşet saçan katillerin ortaya çıktığına daha çok şaşırıyor ve üzülüyorum.
Özellikle Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısında, suçlunun bir çocuk olduğu olayda pek çok kişi saldırıyı gerçekleştiren çocuğun bireysel psikopatolojisine, ailesinin yaptıklarına, yetiştirme biçimine ve aile içindeki ilişkilere odaklanmış durumda. Ancak bu olay ilk değil; ne yazık ki katilin çocuk ya da çocuklar olduğu tek olay da değil. Toplumsal hafızamızı çok çabuk yitiriyoruz. Her olayda bireysel etmenlere odaklanıp sistemsel aksaklıkları, yönetsel sorumlulukları ve toplumsal olayların yarattığı sonuçları göz ardı ediyoruz.
Bir annenin ya da babanın çocuğunu kaybetmesi tarif edilemez, teselli edilemez; üzerine söylenecek hiçbir sözün olmadığı bir acıdır. Kaybedilen tüm çocuklar için anne babaların acılarını derinden paylaşıyorum; çok üzgünüm. Günaşırı bir çocuğun daha kaybedilmemesi için insani ve mesleki bir sorumluluk hissettiğimden bu satırları yazma ihtiyacı duydum.
Yetkililerin “gerekeni yapacağız” Tabii ?? Metni anlamını ve üslubunu hiç değiştirmeden, yalnızca imla, noktalama ve yazım hatalarını düzelterek düzenledim:
cümlesi; altı doldurulmayan, ne yapılacağı açıklanmayan, somutlaştırılamayan ve sonunda da pek bir şey yapılmayıp olayın münferit bir olay olarak ele alındığı, sorumluluğun üstlenilmediği talihsiz bir açıklama ne yazık ki. Tam da bu yüzden, sorumluların sorumluluklarını hatırlamak ve gerekenin ne olduğu üzerine düşünmek için şimdi yeniden soralım: Bir bebekten bir katil nasıl yetişir?
Ailenin sorumluluğu, ihmali, aile içinde olası şiddet davranışları, sosyal medyadan, medyadan veya akran gruplarından öğrenilen şiddet, göz ardı edilen şiddet eğilimi gibi bireysel ve ailesel faktörler elbette vardır. Ancak son yıllarda çok fazla çocuk ve gencin akran zorbalığı, şiddet ve silahlı saldırılar sonucu hayatını kaybetmesi; toplumsal ve sistemsel etmenlere bakmayı ve yöneticilerin, sistemin unsurlarını oluşturan herkesin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesini gerektirir. Önem sırası gözetmeksizin; cezasızlık, tanık olunan şiddet kültürü, umutsuzluk, toplumsal travmalar ve ihmaller gibi faktörleri sıralayabiliriz.
Son 15–20 yılda artan kadın cinayetlerini, cezasızlık kültürünün başlangıcı olarak kabul edebiliriz. “3–5 yıl yatar çıkarım” düşüncesiyle işlenen ve katillerin gerçekten de birkaç yılın ardından cezaevinden çıktığı, affedildiği bir toplumda; öfkesini kontrol etmeye gerek görmeyen pek çok erkek çeşitli “öfke” ya da “cinnet” bahaneleriyle kadınları öldürmeye başladı ve her gün birden fazla kadının öldürüldüğü bir topluma dönüştük. Şiddet cezalandırılmadığında, buna tanık olan toplumun kendini durdurmak ya da sınırlandırmak için bir gerekçesi kalmıyor. Kuralların ve kanunların işlemediği; güçlünün, gücünün yettiğine şiddet uyguladığı, saldırdığı veya yaşam hakkını elinden aldığı bir sonuç ortaya çıkıyor.
Şiddet kültürü, en geniş kapsamda düşünülmesi gereken konu olabilir. Medyada yer verilen film ve diziler, sosyal medyadaki klavye kahramanlığı, karşılıklı hakaretler, tehditler ve saldırılar; şiddetin meşrulaştırılması ve cezasız kalması; bireysel silahlanmanın artması; çetelerin çoğalması; mafyatik yapılara özenilmesi; adaletin bu tür yapılardan beklenmesi; okullarda akran zorbalığının artması; bunların görüntü altına alınıp sosyal medya platformlarında gururla paylaşılması; şiddetin bir güç göstergesi olarak kabul görmesi ve gücün bilgi birikimi ya da eğitim yerine şiddet veya maddi kaynaklar üzerinden tanımlanması gibi birçok unsur şiddet kültürünü oluşturmaktadır.
Bireysel ve toplumsal travmalar da göz ardı edilen önemli faktörlerden biridir. Son yıllarda üzerine neredeyse hiç konuşulmadığını düşündüğüm bir grup var: anneleri ya da babaları tarafından öldürülmüş çocuklar. Bu çocuklar bir şekilde büyüdü ya da büyüyor; toplum içinde birlikte yaşıyoruz ve bu çocukların yaşadıkları travmatik olayların ardından herhangi bir psikolojik destek alıp almadıklarını bilmiyoruz.
Toplumu oluşturan bireyler olarak tanık olduğumuz ya da maruz kaldığımız travmatik ölümler; büyük kayıplar yaşadığımız depremler ve afetler, iş kazaları, terör saldırıları, savaşlar ve siyasal olaylar gibi travmatik deneyimleri anlamlandırmaya fırsat bulamadan peş peşe yaşıyoruz. Öfkeliyiz, umutsuzuz, çaresiziz. Çok yoğun duyguları uzun süredir taşıyoruz. Neye üzüleceğimizi şaşırıyoruz. Bireysel yaşamımızdaki stres faktörleriyle baş etmeye çalışırken toplum olarak sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içerisindeyiz. “Çalışsam ne olacak?”, “Kazansam ne olacak?”, “Okusam ne olacak?”, “Emekli olsam ne olacak?” sorularını sormayan kaldı mı bilmiyorum.
Dolayısıyla ergenlik döneminde kimlik ve kişilik inşası sürecinde zaten toplumu, değerleri ve kuralları sorgulayan gençler; bu umutsuzluk ortamında çözümü sağlıklı ve topluma katkı sağlayacak yollar yerine, güçlü gördükleri şiddet gruplarında ya da çeteleşmelerde arayabiliyor, oralara ait olmaya çalışıyor.
Toplum olarak yaşadığımız tüm bu travmatik olaylarda yönetsel sorumluluklar ve ihmallerin de çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. Albert Camus’nün söylediği gibi: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Yönetenlerin “gereğini yapacağız” derken gereğinin ne olduğunu bilmemeleri; liyakatsizlik, olayların uzmanlarla değerlendirilmemesi ve üzerinin kapatılması; bireysel çıkarların toplumsal yararın önüne geçmesi sonucunda sosyal, hukuki ve siyasi sorumlulukların yerine getirilmediği bir tablo ortaya çıkıyor. Bunun sonucu olarak evde, okulda, sokakta, iş yerinde ve trafikte insanların öldürüldüğü; hiçbir yerde, hiçbir saatte, hiçbir yaşta ve hiçbir cinsiyette güvende hissedemediğimiz bir topluma dönüşüyoruz.
Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi; çocukların güvenliği, temel haklarının korunması ve sağlıklı gelişimlerinin sağlanması konusunda yalnızca yönetenleri değil, toplumun tüm kesimlerini sorumlu tutar. Çocukların ve gençlerin kıyıma uğradığı bu toplumda yetişkinler olarak hepimizin sorumluluğu vardır: anne babaların, öğretmenlerin, sosyal bilimcilerin, hukukçuların, kurum yöneticilerinin, şiddetin yaşandığı evlerin komşularının, otobüste, metroda ve trafikte birlikte yolculuk edenlerin, veli gruplarındaki velilerin, sağlık çalışanlarının…
Sözün özü; olaylar olup bittikten sonra kayıplarımıza yanmak, acının üstesinden gelmeye çalışmak ve geri dönmeyecek olana gözyaşı dökmek çok zor. Bu acıyı ortadan kaldırabilecek bir ruh sağlığı uzmanı, bir ilaç ya da bir tedavi yok. Bu nedenle kaybetmeden önce sorular sormak zorundayız: Bir bebeğin sağlıklı gelişimini neler engeller? Bu risk faktörlerine tanık olduğumuzda nasıl müdahale edebiliriz? Neden susuyor, neden görmezden geliyoruz? Bu sorunların bu noktaya gelmesine kadar aklımız ve vicdanımız neredeydi?
Uzman Psikolog Özgün Baştürk Kahveci











