Gece. Saat 03.00. Evden çıkıyoruz. Gece karanlık. Gece soğuk. Gece sessiz. Sokaklar boş. Sokaklarda ölgün ışıklar.
Yirmi dakikada Terminal'e varıyoruz. Otobüsümüz tam saatinde ( 04.00) hareket ediyor. Zamana uyan, zamanı iyi kullanan insanları ve kurumları severim. Zamanı iyi kullanmak, iyi değerlendirmek çağdaş olmanın göstergesidir.
Bir saat yirmi dakika sonra Sabiha Gökçen Havalimanı’ndayız. Alışılmış işlemleri yapıyoruz. Denetimler, bagaj teslimi, pasaport işlemleri. Rahat ve güvenli biçimde tamamlıyoruz tümünü.
Bekleme salonundayız. Uçağın kalkacağı giriş kapısını öğreniyoruz. Sonra o kapıya yöneliyoruz. Burada da uzun süren bir bekleyiş. Ardından yolcu alımları başlıyor. Uçaktayız artık. Yavru vatan Kıbrıs’a uçuyoruz.
Yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 'nin henüz tanınmadığını anımsıyorum birden. Usuma geliveriyor Filistin'in tanınması için çaba gösterenler. Bu çaba, bizim parçamız, bizim yavrumuz Kıbrıs'ın tanınması için neden gösterilmiyor?
Sonra düşünüyorum: Bizim insanımız her nedense hep göz ardı ediliyor. Kendi yurdunda yok sayılıyor. Yabancılara, kaçak göçmenlere gösterilen konukseverlik, içtenlik, sıcaklık, dostluk bizim emekçimize, bizim emeklimize, bizim öğrencimize, bizim çalışanımıza gösterilmiyor.
Bundaki ayrımı, görmezden gelmeyi, yok saymayı bilen var mı? Bir yolculuk bu sorularla başladı.











