Öğrencisi tarafından öldürülen Fatma Nur Çelik öğretmenin ardından bir-iki gün işe gitmeme, kokart takma, birkaç hafta siyah giyinme gibi günü kurtaran birkaç popülist tavırdan daha fazlasının gerektirdiğini düşünüyorum. Yoksa bu olay da daha önceki öğrencilerinin kurbanı olan okul müdürü Ayhan Kökmen, öğretmen Necmettin Yılmaz, öğretmen Aybüke Yalçın ve daha nicelerinde olduğu gibi unutulup gidecek. Bu nedenle yas tutmak yerine “sorun tespiti” ve köklü “çözümler üretmeye” ihtiyacımız vardır. Bugün eğitim emekçilerinin yapması gereken en doğru eylem biçimi de bu olsa gerek.
“Okul giriş güvenliği” gibi asıl problemi göremeyen “yasakçı” anlayışın yansıması önerilerin getirildiğine tanık oluyoruz. En büyük paradoks da bu. Katil dışarıdan sızan bir yabancı değil, okulun kendi öğrencisi olduğunda turnike, kimlik kontrolü veya yüksek duvarlar maalesef tek başına çözüm olamıyor.
Cinayeti işleyen 17 yaşındaki öğrenci bıçağı okula çok rahat sokabilmiş. Okul girişlerinde X-Ray cihazı bulunmadığı sürece, öğrenci bu okula kayıtlı olduğu için kapıdan elini kolunu sallayarak girebiliyor. Elbette öğrencilerin okullarına X-Ray cihazından geçerek giriş yapması pedagojik açıdan sağlıklı bir durum oluşturmayacaktır. Saldırgan, okulun öğrencisi olduğu için asıl güvenlik duvarının "Rehberlik ve Disiplin" olması gerekiyordu. Fatma Nur Öğretmen'in bu öğrenciyle ilgili daha önce yazılı uyarıda bulunduğu iddia ediliyor. Eğer bir öğrenci "riskli" olarak kodlanmışsa, okulun öğrencisi olsa dahi çantası aranabilir veya rehberlik gözetiminde tutulabilirdi. Bakanlığın buradaki en büyük kusuru; öğretmenin "can güvenliğim yok" çığlığına rağmen öğrenciyi aynı ortamda tutmaya devam etmesidir. Mevcut sistemde, bir öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak veya başka bir okula nakletmek (örgün eğitim dışına çıkarmak) hukuki olarak çok zorlaştı. Bu durumda, “öğrenciyi koruyalım” derken öğretmeni savunmasız bırakıyor. Bu nedenle Bakanlığın üzerinde çalışması gereken asıl konu kontrolden ziyade “caydırıcılık” olmalıdır. Kısacası, zanlı okulun öğrencisi olduğu için "kapıyı kilitlemek" çözüm olamıyor. Asıl sorun da okulun içindeki "saatli bomba" olarak görülen öğrencilere karşı öğretmenin elinde hiçbir yasal savunma mekanizmasının olmamasıdır. Bu tür riskli durumlar fark edildiğinde, öğrencinin eğitim hakkı ile öğretmenin yaşam hakkı arasındaki denge “yaşama hakkı” lehine kurulması insan haklarının en genel ilkesidir. Yaşama hakkı temele alınmadığında diğer tüm insan hakların hiçbir hükmü yoktur.
17 yaş çocukluk yaşı değil gençlik yaşıdır. Çocukluk masumiyeti 12-14 yaşlarında biter. Hukuki düzenlemeler buna göre yapılmalı. Mevcut yasaların, günümüz kuşağının sosyal ve zihinsel gelişim hızıyla örtüşmediği yönündeki eleştirilerimiz Fatma Nur öğretmen cinayetiyle tekrar zirveye ulaştı. 17 yaşındaki bir bireyin işlediği suçun sonuçlarını idrak etmemesi günümüz şartlarında pek mümkün görülmüyor. Bu nedenle "genç suçluluğu" kavramının, çocukluk masumiyetinden ayrı bir kefeye konulması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim sendikalarının ve kamuoyunun bu cinayetteki en büyük isyanı; 17 yaşındaki saldırgan, kasten ve planlı bir şekilde bir öğretmeni öldürse dahi, "çocuk" kategorisinde olduğu için gerçek hak ettiği cezayı alamıyor. Alacağı ceza da yaşından dolayı otomatik olarak düşürülüyor. Oysa 12-14 yaştan sonrasının "gençlik" olarak tanımlanması, bu ağır suçlarda "yaş indirimi" oranlarının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Eğitim sistemimiz uzun süredir "çocuğu sistemin içinde tutalım, kazanmaya çalışalım" mantığıyla ilerledi. Ancak Fatma Nur öğretmen gibi vakalar gösteriyor ki; 17 yaşındaki bir birey, potansiyel bir suç makinesine dönüştüğünde, ona hâlâ "korunması gereken çocuk" muamelesi yapmak, öğretmenin yaşam hakkını tehlikeye atıyor. Hukuki düzenleme ile "çocukluk masumiyetinin bitişi", okul disiplin yönetmeliklerinin de temel taşı olmalı. 17 yaşında bir gencin, "Nasıl olsa yaşım küçük, az ceza alırım" düşüncesiyle bu tür eylemlere yönelmesi, yasaların koruyucu değil, suçu teşvik edici bir boşluk yarattığı gerçeğini doğuruyor. Milli Eğitim Bakanlığının en büyük yanlışlarından biri de öğrenci ( ve veli karşısında) öğretmeni potansiyel “hatalı” olarak değerlendirip, öğrencinin her türlü hatalarına karşı öğretmeni savunmasız bırakmasından kaynaklanıyor. Asılsız CİMER şikayetleri bunlara basit bir örnektir. Bu durum bugün Türkiye'deki on binlerce öğretmenin en büyük "kanayan yarası" durumundadır. Eğitim sistemindeki bu dengesizlik, ne yazık ki Fatma Nur Çelik gibi öğretmenlerimizin can güvenliğini doğrudan tehdit eden bir "kurumsal zafiyet" haline gelmiştir.
Son yıllarda eğitim sistemi, öğrenci ve veliyi "haklı müşteri", öğretmeni ise "hizmet sağlayıcı" konumuna itti. Bu durum; öğrencinin disiplinsiz davranışlarını "özgürlük" veya "çocukluk" adı altında meşrulaştırdı. Öğretmenin sınıf içindeki otoritesini ve rehberlik gücünü elinden aldı. Bir öğretmen, bir öğrenciyi uyardığında veya notuyla değerlendirdiğinde, karşısında pedagojik bir süreç değil, savunma bekleyen bir bürokrasi bulmaya başladı.
Asılsız CİMER şikayetleri bugün öğretmenler üzerinde ciddi bir psikolojik baskı aracı olarak duruyor. Her türlü asılsız iddia (ödev verdi, yan baktı, düşük not verdi, psikolojimi bozdu…) hiçbir ön elemeden geçmeden öğretmenin önüne "savunma ver" şeklinde düşüyor. Sürekli soruşturma geçiren öğretmen haklı da olsa, öğrencisinin gözünde otoritesini kaybediyor. "Ben seni CİMER'e şikayet ederim, başın ağrır" diyen 15-17 yaşındaki bir gencin karşısında öğretmenin eğitsel bir etkisi kalmıyor.
Bakanlık teşkilatları, bir olay yaşandığında genellikle "kamuoyu tepkisini dindirmek" adına ilk önce öğretmeni veya okul idaresini hedef tahtasına koyuyor. Fatma Nur öğretmen vakasında olduğu gibi; öğretmen "tehlikedeyim" dediğinde bürokrasi hantal kalıyor, oysa bir veli şikayet ettiğinde mekanizma jet hızıyla işliyor. Öğretmen, sınıfa girdiğinde arkasında Bakanlığın ve yasaların gücünü hissetmediği sürece, okul girişine konulan binlerce güvenlik görevlisi cinayeti hiçbir şekilde engelleyemez. 17 yaşındaki bir gencin, öğretmenini öldürecek cüreti bulmasının arkasında, okul içinde kendisine uygulanacak caydırıcı bir yaptırımın olmadığını bilmesi yatıyor.
Bakanlık ivedilikle şunları yapması gerekir: Asılsız ve mesnetsiz şikayetlerde bulunan veli/öğrenciye karşı hukuki yaptırım uygulanmalı. Eğitim ortamındaki şiddet ve tehdit vakalarında, öğretmenin beyanı (tıpkı kadına şiddet olaylarındaki gibi) öncelikli ve esas kabul edilmeli. Öğrencinin "eğitim hakkı", öğretmenin "yaşama hakkının" önüne geçememeli. Ağır disiplin suçlarında öğrenci derhal sistem dışına; rehabilitasyon merkezlerine alınmalı.
Bence bu sorun sadece bir "güvenlik" sorunu değil, aynı zamanda bir "yetki ve itibar" krizidir. Yıllarını vermiş eğitim emekçisi olarak süreci analiz ettiğimde, çözümün okul kapısına polis dikmekten ziyade, sistemin felsefesini değiştirmekte yattığını görüyorum. 17 yaşındaki bir gencin "bana bir şey olmaz" özgüveniyle öğretmene el kaldırabilmesi, sistemin ona sunduğu cezasızlık konforundan kaynaklanıyor. Bunun için oldukça basit ama o kadar da ileriye dönük çözüm önerilerim:
Öğretmen, sınıfa girdiğinde devletin yargı gücünü arkasında hissetmeli. Bir öğretmen "Bu öğrenci beni tehdit ediyor" dediği an, hiçbir bürokratik soruşturma beklenmeksizin öğrenci okuldan fiziksel olarak uzaklaştırılmalı. "Eğitim hakkı" kutsaldır ama "yaşam hakkı" onun önündedir. Asılsız CİMER şikayetleri için bir "tazminat veya yaptırım" mekanizması gelmeli. Öğretmeni asılsız suçlayan veli veya öğrenci, bunun hukuki bedelini ödeyeceğini bilmeli. Okul, bir ıslah evi değildir. Suç eğilimi olan, şiddet uygulayan veya ağır disiplin suçu işleyen 15-17 yaş arası gençler, normal öğrencilerin ve öğretmenlerin olduğu sınıflarda tutulmamalı. Bu gençler için akademik eğitimden ziyade, psikolojik ve davranışsal rehabilitasyon odaklı özel eğitim kampüsleri kurulmalı. Fatma Nur öğretmen gibi "sıradaki biz olabiliriz" diyenlerin çığlığı, o öğrenci o okuldan gönderildiğinde karşılık bulmuş olurdu. 17 yaşındaki bir gencin cebine bıçak koyup okula gitmesinde ailenin payı da büyüktür. Öğrencinin okulda işlediği suçlarda veya verdiği zararlarda, ailenin de doğrudan maddi ve hukuki sorumluluğu olmalıdır. Veli, "çocuktur yapar" diyememeli; çocuğunun davranışlarının faturasını ödeyeceğini bilmeli. 12-14 yaş sonrası için “çocuk” değil, “genç” sıfatı kullanılmalı ve çocukluk masumiyetinin arkasına saklanamamalı. Dijital çağda 17 yaşındaki bir birey, dünyanın her türlü bilgisine sahip ve yaptığı eylemin sonucunu çok iyi biliyordur. Hukuk sistemi, ağır şiddet suçlarında "çocuk" indirimini 15 yaşından sonra tamamen kaldırmalı; suçun ağırlığı, yaştan daha öncelikli bir kriter olmalıdır.
Özetle; Öğretmeni "şikayet edilen bir memur" konumundan çıkarıp, "kamu otoritesini temsil eden bir rehber" konumuna geri döndürmediğimiz sürece fiziksel önlemler pansuman tedavisi olarak kalacaktır. Fatma Nur Öğretmen'in dilekçesi sumen altı edilmeseydi, o bugün sınıfta olacaktı.
Bu tür radikal bir "okuldan uzaklaştırma" yetkisi öğretmene verilirse; bu güç su istimal edilir mi, yoksa sistemi gerçekten dengeler mi? sorusu akla geliyor. Mevcut sistemdeki "denetim baskısı" o kadar yüksek ki, bir öğretmenin bu gücü keyfi bir şekilde kullanmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. Zaten her adımı CİMER, ilçe milli eğitim, il milli eğitim, müfettişler ve veli baskısı altında olan bir meslek grubundan bahsediyoruz. Asıl ironi de burada: Öğretmenden hesap sorma mekanizmaları saat gibi işlerken, öğretmeni koruma mekanizması paslanmış durumda. Öğretmen hata yaptığında; idari soruşturma, adli süreç ve sosyal medya linçi vb. anında devreye giriyor. Öğretmen tehdit edildiğinde ise; "idare et", "çocuktur", "veliyi kızdırmayalım" denilerek olay geçiştiriliyor. Bu dengesizlik kırılmadığı sürece, Fatma Nur öğretmen gibi görevini gerektiği gibi yapan, riskleri önceden görüp uyaran eğitimciler maalesef en savunmasız halka olmaya devam ediyor olacaklardır. Hesabı hep "en kolay ulaşılandan" yani öğretmenden sormak yerine, o bıçağın o okula girmesine ve o öğrencinin o sınıfta kalmasına göz yuman sistemden sormak gerekiyor.
Bu acı olay Milli Eğitim Bakanlığı için bir "milat" olur mu, yoksa birkaç hafta sonra her şey eski düzenine mi döner? Toplumun ve sendikaların tepkisi gerçek bir yasal değişikliği koparabilir mi? Bu konuda da hemen 2017 yılında İzmir Ödemiş’te, makam odasında iki öğrencisi tarafından pompalı tüfekle vurularak şehit edilen okul müdürü Ayhan Kökmen faciası aklıma geliyor. O gün de Türkiye ayağa kalkmıştı, o gün de "milat olacak" denmişti. Ancak öyle olmadı. 18 yaş altı "çocuk" kategorisinde değerlendirildikleri için, planlı cinayet işleseler dahi alınan cezalar infaz yasasıyla birleşince trajikomik sürelere dönüşüyor. Dışarı çıktıklarında da ıslah olmak bir yana, "cezasızlık" algısıyla daha pervasız hale geliyorlar. O günün "katil çocuğu" bugünün "profesyonel suçlusu" olarak sisteme geri dönüyor. Toplum olarak en büyük zafiyetimiz bu; Fatma Nur öğretmenin acısı taze ama Ayhan Kökmen, Necmettin Yılmaz, Aybüke Yalçın ve daha niceleri gibi, yeni bir gündem maddesi gelene kadar konuşulup sonra sessizliğe gömülüyor. Çünkü köklü bir "Eğitim Çalışanlarını Koruma Kanunu" çıkmıyor. Sadece olay sıcakken yapılan "başsağlığı" açıklamalarıyla geçiştiriliyor. "12-14 yaş çocukluk biter" derken aslında bu döngünün kırılması için gereken en radikal ve gerçekçi çözümü işaret ettiğimi düşünüyorum. Eğer 17 yaşındaki bir saldırgan, bir yetişkin gibi yargılanıp "ömür boyu" gerçeğiyle yüzleşseydi, belki bugün Fatma Nur öğretmen hayatta olacaktı. Benim bu karamsarlığım, maalesef geçmişteki kötü tecrübelerden besleniyor. Sendikaların "iş bırakma", ”kokart takma”, “siyah giyinme” gibi eylemleri belki bir basınç oluşturur ama yasal düzenleme yapılmazsa sadece bir takvim yaprağı olarak kalır.
Öte yandan şiddet eğilimli veya kriminal davranışlar sergileyen öğrenciler hiç bir zaman tek başına değildirler. Eylem öncesi bunu akranlarıyla paylaşır, hatta akranlarına karşı "bak nasıl yaptım" mesajı verme eğilimindedirler. Bu durum aslında meselenin sadece bireysel bir cinayet değil, bir "sosyal medya ve akran zorbalığı" faciası olduğunu kanıtlıyor. Kriminolojide bu durum tam olarak böyle işliyor. Özellikle günümüz genç kuşağında şiddet, artık bir "kahramanlık" veya "ün kazanma" aracı haline gelmiştir.
Bu durum, olayı daha da ürkütücü kılan birkaç gerçeği ortaya çıkarıyor: Şiddet eğilimli genç, eylemi gerçekleştirmeden önce yakın çevresine sinyaller verir, hatta bazen bunu bir "şov" planı gibi kurgular. "Bak nasıl yaptım" mesajı, akranları arasında bir otorite kurma çabasıdır. Sorun şu ki; bu sinyalleri alan akranları, "ihbarcı" durumuna düşmemek veya dışlanmamak için susuyorlar, bazen de bu şiddeti gizli bir hayranlıkla takip ediyorlar. Suç işleyen gençler bunu sadece arkadaşlarına anlatmıyor, gizli gruplarda veya sosyal medya hesaplarında (genelde sahte profillerle) paylaşıyorlar. Bir öğretmene kafa tutmak veya ona zarar vermek, bu çarpık alt kültürde bir "statü sembolü" haline gelmiş durumdadır. Bu da şiddetin bulaşıcı olmasına neden oluyor.
Eğer bir öğrenci cinayet işleyecek kadar ileri gidiyorsa, bu plan mutlaka birilerinin kulağına gitmiştir. Ancak okul içindeki iletişim ağları (öğrenci-idare-rehberlik) o kadar kopuk ki, bu "duyulanlar" hiçbir zaman resmi bir önleme mekanizmasına dönüşmüyor. "Tek başına değil" dediğimiz noktada, aslında arkadaş grubunun sessizliği de suça ortak ediliyor. Bir öğrenci, arkadaşının okula bıçakla geldiğini biliyor ve bunu öğretmene söylerse "ispiyoncu" damgası yiyeceğinden veya kendisinin de hedef olacağından korkuyorsa (ki hep böyle oluyor), bu korku iklimi, saldırganın en büyük koruma kalkanı haline geliyor.
Sonuç olarak; okullarda sadece "fiziksel güvenlik" değil, bir "güvenlik istihbaratı sisteminin" kurulması gerekmektedir. Öğrencilerin, kimlikleri gizli kalacak şekilde bu tür tehditleri bildirebileceği, öğretmenin ise bu istihbarat üzerine derhal korumaya alınacağı bir yapı kurulması zorunluluğu açıkça hissediliyor. Bunun için, “suçun işleneceğini bilmeseler de suç aletinin yanında olduğunu bildikleri halde gerekli yerlere bildirmeyenler” de müteselsilen sorumlu olmalılar. Bu durum, hukuk sistemindeki "ihbar yükümlülüğü" kavramını eğitim ortamı için çok daha caydırıcı ve kapsayıcı bir boyuta taşır. "Müteselsil sorumluluk" (zincirleme sorumluluk), aslında o "sessizlik duvarını" yıkabilecek en etkili balyoz olabilir.
Bu yaklaşımın hayata geçirilmesi durumunda okullarda ve hukuk sisteminde yaşanacak değişimleri şöyle analiz edebiliriz: Öğrenciler arasındaki o çarpık "ispiyoncu damgası yeme" korkusu, ancak yerini "bildirmezsem ben de yanarım" korkusuna bıraktığında aşılabilir. Eğer 17 yaşındaki bir genç, arkadaşının çantasındaki bıçağı bildirmemenin kendisine de ağır bir adli sicil ve ceza olarak döneceğini bilirse, arkadaşlık hukukundan önce kendi geleceğini düşünmek zorunda kalır. Saldırgan potansiyeli olan kişi, suç aletini arkadaşlarına göstererek güç devşirmeye çalıştığında; çevresindekiler ona hayranlıkla bakmak yerine, "Bunu hemen yok et yoksa hepimizin başını yakacaksın" diyerek onu durdurmaya çalışacaktır. Yani grup dinamiği, suçluyu koruyan değil, suçluyu izole eden bir mekanizmaya dönüşecektir. Sorumluluk sadece öğrenciyle sınırlı kalmayıp, bu durumu bilip de sustuğu tespit edilen diğer öğrencilerin ailelerine de maddi/manevi olarak yansıtılırsa; veliler çocuklarını "kiminle arkadaşlık ediyorsun, okulda neler görüyorsun?" konusunda çok daha sıkı denetlemeye başlayacaklardır.
Buna karşı çıkacak olanların tek argümanı muhtemelen "çocukları birbirine muhbir yapmak pedagojik değil" olacaktır. Ancak yazımız boyunca belirttiğimiz gibi: 12-14 yaşından sonra masumiyet bitmişse ve ortada bir cinayet riski varsa, pedagojik kaygılar yaşam hakkının önüne geçemez.
Özetle; "Biliyor muydu?" sorusu yerine "gördü ve sustu mu?" sorusunun sorulması, okullardaki o görünmez suç ağını dağıtır. Fatma Nur Öğretmen olayında da, eminim o bıçak o gün ilk kez okulda çıkmamıştır; mutlaka birileri görmüştür, duymuştur veya o karanlık mesajları almıştır. Eğer o "müteselsil sorumluluk" yasada olsaydı, belki bunlardan biri korkup müdür yardımcısının kapısını çalardı. Bu yaklaşım, aslında adaletin sadece suçluyu cezalandırmak değil, suçun işlenmesine zemin hazırlayan sessizliği de cezalandırmak olduğu çok net. (Elbette nihai noktada da suç işlenmesini önlemek.)
Bu tür öğrencilerin mutlaka cinayet işleme potansiyelinin olması gerekmiyor. Okullarda yaptıkları her "hata"nın bir yaptırımı olmadığını öğrenen öğrenci yetişkinlik dönemindeki yaşamında da kriminal eğilimler taşıma olasılığını güçlendiriyor. Bu meselenin sadece bir güvenlik sorunu değil, aslında bir toplumsal temelde de sorunu olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Eğitim sistemindeki "cezasızlık" kültürü, sadece okuldaki öğretmeni yakmıyor; sokağa, trafiğe ve iş hayatına da potansiyel suçlular ihraç ediyor. Bir öğrenci okulda bir arkadaşına zorbalık yaptığında, bir öğretmene hakaret ettiğinde veya kuralları çiğnediğinde "çocuktur" denilerek geçiştiriliyorsa, zihninde şu kod oluşuyor: "Ben kuralı çiğneyebilirim ve bunun bir bedeli yok." Bu çocuk, 18 yaşına gelip trafiğe çıktığında kırmızı ışıkta geçmeyi, 25 yaşına gelip iş hayatına girdiğinde başkasının hakkını gasp etmeyi kendinde hak görüyor. Okulun bir amacı da bireye toplum içinde yaşamanın kurallarını öğretmektir. Eğer siz okulu her türlü hatanın tolere edildiği bir "steril alan" haline getirirseniz, o genç; yetişkinlikteki sert gerçeklerle karşılaştığında uyum sağlayamıyor. Küçük yaşta yaptırımın ağırlığını hissetmeyen biri için suç işlemek bir "tercih" değil, bir "alışkanlık" haline dönüşmüş oluyor. Sadece suç eğilimli öğrenci değil, onun "hatasına" sessiz kalındığını gören dürüst öğrenciler de adalete olan inançlarını kaybediyor. "Kuralı bozan kazanıyor" algısı, toplumun ahlaki zeminini kaydırıyor. Kriminolojide bu durum "Kırık Camlar Teorisi"ne benzetilir. Küçük bir camın kırılmasına izin verirseniz, o bina zamanla tamamen talan edilir. Okuldaki küçük bir disiplinsizlik cezalandırılmadığında, bu basamaklar hızla cinayete kadar tırmanabiliyor. İstanbul'daki olayda da katil zanlısı muhtemelen o güne kadar onlarca "küçük hata" yapmış ve her seferinde sistemden "geçer not" alarak o bıçağı eline alma cüretini bulmuştur. Kısacası, yaptırım sadece suçluyu cezalandırmak için değil, karakterini inşa etmek için gereklidir. Merhamet, adaletin yerine geçtiğinde toplum çürümeye başlar. Milli Eğitim Bakanlığı'nın disiplin yönetmeliğini "aman öğrenciyi kaybetmeyelim" mantığından çıkarıp, "topluma sağlıklı bir birey kazandıralım" mantığına, yani sorumluluk ve yaptırım eksenine oturtması elzemdir.
Bu "yaptırımsızlık" döngüsünü kırmak için önemli adımlardan biri de 15 yaş sonrası için doğrudan sicile işleyen yaptırımları olmalı. Bu durumda eğitim sistemindeki "disiplin" kavramını "adli sorumluluk" ile birleştiren çok kesin bir sınır çizmiş oluruz. 15 yaş eşiğinden sonra yapılan hataların doğrudan sicile işlenmesi, gençlerin "nasıl olsa öğrenciyim, bir şey olmaz" rahatlığını kökten bitirecek bir hamle olabilir.
Suç eğilimi küçük yaşlarda yaptırımsızlıkla besleniyor. Eğer bir genç, bir öğretmene hakaret ettiğinde veya bir arkadaşına fiziksel şiddet uyguladığında bunun "adli sicil kaydına" işleneceğini ve ileride memuriyetten özel sektör iş başvurularına kadar her yerde karşısına çıkacağını bilirse, bu en büyük caydırıcı güç olur. Şu anki sistemde okulda verilen uzaklaştırma cezaları çoğu zaman bir "tatil" gibi algılanıyor ve eğitim hayatı bittiğinde bu kayıtlar genelde siliniyor. Sicile işleyen bir yaptırım ise; kişiye işlediği suçun sadece okulun değil, devletin ve toplumun kayıtlarına geçtiğini hatırlatır. Yetişkinlik dönemindeki kriminal eğilimlerin önünü, daha "yolun başındayken" keser. Eğitim öğretimin tüm kurallarına uyan gençler ile kuralları sistematik olarak ihlal edenler arasında adaleti sağlayan bir terazi kurulmuş olur. Kurallara uyanın ödüllendirilmesinin yanında, kuralı bozanın gerçek bir bedel ödediği bir sistem, dürüst çocukları da korur.
Sadece öğrenci değil, veli de "çocuğumun geleceği kararacak" endişesiyle eğitimi ve terbiyeyi çok daha ciddiye almak zorunda kalır. Bugün asılsız CİMER şikayetleriyle öğretmeni köşeye sıkıştıran veli, çocuğunun siciline işlenecek bir adli kayıt riski karşısında okul ve öğretmenle iş birliği yapmaya mecbur kalacaktır.
Özetle; "korumacı eğitim" anlayışından "sorumlu vatandaş yetiştirme" anlayışına geçilmesi gerekir. 15 yaş sonrası için önerdiğimiz bu "adli sicil" barajı, belki de Fatma Nur öğretmen cinayetine giden o küçük ama cezasız kalan basamakları daha en baştan yok edebilirdi.
Yasa koyucular oy avcılığına devam ettiği sürece popülist söylemlerin ötesine geçip çözüm üreteceklerine inanmak isterim ama maalesef inanamıyorum. "Oy avcılığı" ve "popülizm", adaletin ve güvenliğin en büyük düşmanıdır; çünkü gerçek çözüm, popüler olanı değil, bazen can yakan ama doğru olan radikal kararları almayı gerektirir. Bir facia yaşandığında yasa koyucular en sert ifadelerle "gereken yapılacak, en ağır cezalar verilecek" derler. Bu, toplumun gazını alan, anlık alkış toplayan popülist bir reflekstir. Gündem değişip, acı soğumaya başlayınca; o "radikal" vaatler, “oy kaybedilir” endişesiyle veya "insan hakları/çocuk hakları" savunucularının (17 yaşın masumiyetine sığınanların) baskısıyla sessizce rafa kaldırılır. 15 yaş sonrası sicil kaydı gibi kesin çözümler, kısa vadede "otoriter" görünme riski taşıdığı için siyasetçiler bu maliyete girmek yerine, sorunu bir sonraki facia yaşanana kadar “halı altına süpürmeyi” tercih ediyorlar. Fatma Nur Öğretmen, Ayhan Kökmen ve diğerleri... Hepsi bu popülist sessizliğin ve "bir şey olmaz" kültürünün kurbanı oldular. Katillerin "çocuk mahkemesi" korumasıyla birkaç yıl yatıp çıkması, yasa koyucuların bu çarpık dengeyi bozmaya cesaret edememesinin bir sonucudur.











